Mavi Gitar

Mavi Gitar
Aslında "Bülten" imizin yeni hali için bir film eleştirisi yazmam lazımdı. Hematoloji hakkında, hematolojik hastalıklar hakkında bir film… Hematoloji ile ilgili filmler genellikle lösemi hakkında. Örneğin birisi aniden hasta oluyor, hayatı yürütmek, ölümle hastalıkla yüzleşmek durumunda kalıyor. Ya da bir çocuk hastalanıyor birdenbire, aile dağılıyor, acil nakil vericisi aranıyor. Hastalık olayı karşısında hastanın hissettikleri, ailenin hastalığı önce yadsıması sonra kabullenişi, verici bulma sürecindeki aile ilişkileri, nakil vericisi olmak üzere doğmuş olan ‘HLA tam uyumlu’ kardeşin ailesini sorgulaması…Hastalık olayı karşısında hastanın hissettikleri, ailenin hastalığı önce yadsıması sonra kabullenişi, verici bulma sürecindeki aile ilişkileri, nakil vericisi olmak üzere doğmuş olan ‘HLA tam uyumlu’ kardeşin ailesini sorgulaması… Löseminin ayırdığı aşıklar, hastalığa birlikte göğüs geren çiftler, kaybı sonrasında eşine yeni bir hayat kurabilmesi için destek mektupları bırakan hastalar… Gerçekten pek çok film izledim…Tam bunları yazmayı düşünürken…İşte bu sabah…Kendimin bir figuran, Orçun’un ise baş kahraman olduğu içinde yaşadığımız hayatı yazmaya karar verdim…Keşke bir film olsaydı…Değildi ama, sopsoğuk gerçekti…Sanırım tüm meslektaşlarım aynı hissi defalarca yaşamış olduklarından anlayacaklardır, içinde doğal olarak yer aldığımız, yüzümüze her daim birkaç kırışıklık, kalbimize cam kırıkları ekleyen bu sahneyi…
Orçun’la tam yirmi gün önce odasına vizit yapmak için girdiğimde tanışmıştık. Ben polikliniğe baktığım dönemde tanı almıştı ve yüksek riskli lösemi nedeniyle tedavi alıyordu. Onaltı yaşında dökülmüş saçlarının, solgun yüzünün, boynundaki striaların çirkinleştiremediği genç bir çocuk…Neleri severdi, ne hayal ederdi bilmiyorum. Futbol, bilgisayar, arabalar…O yaşta erkek çocukların sevdikleri yani…Birine aşık olmuş muydu hiç, kalbi çarpmış mıydı? Bilmem… İnşallah yaşamıştır o onaltı yılı dolu dolu. Hiç fırsatım olmadı bilmeye, onu tanımaya, medikal tedavisiyle uğraşırken.
Onu tanıdığımda nötropenik ateş tablosundaydı. Günden güne verdiğimiz tüm antifungaller, kombinasyon tedavileri, G-CSF'ler, granülositler, transfüzyonlara rağmen burnunun alt kısmında başlayan lanet olasıca lezyon büyüdü, büyüdü. Tekrarlayan debridmanlara rağmen burnundan sonra tüm sinüslere ve göze ilerledi. Bizim için de ailesi için de çok zordu. Zaman zaman iyi görünse de pimi çekilmiş bir bir bombanın üzerinde oturduğumuzu biliyorduk. Dün sabah 06.00’da masif kanama haberini alınca anladım. Hani derler ya, acı acı çaldı telefon. Müdahale ediyorlardı, ama durmuyordu kanama, durmayacaktı. 06.30da hastanenin kapısına yaklaşırken yakınları yıkılmış halde ağlaşırken buldum. Biliyordum içimden hastaneye gelirken, ama telefon açıp sormamıştım. Soramıyor insan duymak istemediklerini… Babası, annesi… Ne denir ki böyle durumda? Hayatımız boyunca defalarca tekrarlanan, kardeşimiz, çocuğumuz gibi olan çocukların ardından; kendi ailelerimizden daha çok bir arada olduğumuz ailelerin "başınız sağolsun" demek az kalıyor. Ben de sarılıp ağlıyorum. "Çok zor" diyorum sadece.
Profesyonellikle ilgisi yok bunun, insanız biz de. İşimizi yaparken soğukkanlılığı elden bırakmasak da biran için beyaz önlükten sıyrılıp biz de hasta yakını, kardeş, anne, baba, yakın oluyoruz. O anda kayıplarına ağladığım hastalarım, başucunda bekleyip, yoğun bakımda o sırada gecenin bir yarısı ona dua edecek yakını bile yokken ‘Üç Kulhuvallah, bir Elham’ okuduğum çocuklar geliyor aklıma… Hayatta üzüldüğüm küçük manasız konular geliyor. Takıldığım gereksiz noktalar… Hayatım boyunca istemeden kırdıklarım varsa… Hepsinden özür diliyorum kalbimde tek tek… Pişmanlıklarımı temize çekiyorum. Hatam olmuşsa af olsun, yoksa içim rahat olsun diyorum. Servise çıkınca diğer hasta yakınlarını görüyorum… Kendilerinin de içinde bulundukları riskin yüzlerinde bir tokat gibi patlayan gerçeği sinmiş gözbebeklerine… Kapı diplerinde toplaşıyorlar, sessizlik içinde kesik hıçkırıklar. Hayatı düşünüyorum ve sonrasını… Gözyaşlarımı siliyorum sonra.
Birbirimizin hayatına 20 gün teğet geçtiğimiz Orçun’a umarım bu 20 günü iyi geçirtebilmişizdir diyorum, medikal tedavisini yaparken ailesine saygı ve sevgi dolu yaklaştık, her açıdan bilgilendirdik, yapabileceklerimizi yaptık..diyorum içimden…Rahatlayamıyorum bir türlü. İçimde kaybettiklerimiz için hep "Acaba?" lar oluyor. Onu, hep güleryüzüyle hatırlayacağıma söz veriyorum. Yine doktor oluyorum sonra, maskemi takıyorum hem hislerime, hem yüzüme… Vizite başlıyorum. İlk odada Ege soruyor, Dönem IV öğrencilerinin söz verdikleri mavi gitarı ne zaman gelecek diye. Yan odasında aynı tanılı bir çocuğun öldüğünden habersiz. Ben de ona sarılıyorum "gitar bugün geliyor" diyerek… En büyük acıların, bir çocuğun acısının bile, yine bir çocuğa sarılarak şifa bulacağını bilerek… Orçun’un hayatının bize değip geçen son 20 günü gözümün önünden geçiyor bir film gibi…"Gitar bugün gelecek Ege'cim, gitarımız bugün gelecek" diyorum…
Doçent Doktor Fatma Burcu Belen APAK / Çocuk Hematoloğu